Magazin, Suni Gündem, Mali, Ahu Tuğba, Maymun Olmak ve Torrent

Yaklaşık iki aydır işyerinden üç arkadaş şöyle bir alışkanlık edindik: Perşembe akşamları iş çıkışı Mecidiyeköy, Nişantaşı, Taksim üçgeninde bir yerlerde sakin, rahat ve iyi bir ortamda buluşuyor, yaptığımız işten (web, e-ticaret uygulamaları), sektörden ve bilgisayardan kafamızı tamamen arındırarak, hayata ve insana dair aklımıza gelen ne varsa konuşuyor tartışıyoruz. Karakter ve düşünce olarak birbirimizden çok farklı olmanın verdiği avantajla çok güzel bir sohbet oluşuyor. Bazı haftalar başkaları da katılıyor bize ama çekirdek kadro bu üçlüden oluşuyor. Böylece makineleşmekten ve sanallaşmaktan uzaklaşıp, hafta ortasında uyuşuklaşmaya başlayan beynimizi bir dopingle yeniden ayaklandırıyoruz. Dışarıdan "arkadaşlarla bir kahve içtik" gibi görünen bu durum bizim için paha biçilemeycek kadar değerli. Sanırım bilişimciler ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaktır.

Bir kaç haftadır o kadar güzel konular ve diyaloglar döndüki bu ortamda "bunları hemen paylaşmalıyım" dedim. Zira yapılan sohbet her hafta dahada zevkli ve keyifli bir hale geliyordu. Bu fikri arkadaşlara açtığımda biraz çekimser kaldılar ama onları razı edebildim sonunda. Tüm bu diyalogları Dolmakalem'de sizlere aktarmak önemli bir sorundu. Biraz düşününce "Söyleşi" kısmının bunun için biçilmiş bir kaftan olduğunu düşündüm ve işte şimdi buradayız. Dün bir de misafirimiz de vardı. Yolunuz bir Perşembe akşamı Mecidiyeköy, Nişantaşı, Taksim üçgeninde bir yerlere düşer de, bir kafede oturmuş hararetle tartışan üç kişi görürseniz, sizi de bir kahve içmeye bekleriz.

İşte dün konuşulanlardan ana diyaloglar:

Geçen haftanın gündemine bağlı olarak söz Mehmet ali Erbil'den açıldı. Aslında gündem bu olmamalıydı ama bir şekilde hayatımıza girmişi işte:

Fatih: Bu Mehmet Ali Erbil olayı ile ilgili ne düşünüyorsunuz arkadaşlar? Geçen hafta yoğun bir şekilde bu olay konuşuldu. Derin Sular konu ile ilgili bir yazı yazdı Dolmakalem'de ortalık karıştı. Cumhuriyet Gazetesi tartışmasından bu yana o kadar yorumu bir arada görmedim sanırım.

Anıl: Ya aslında olay kaza gibi görünüyor gerçekten çok abartıldığını düşünüyorum ben de olayın. Sonçta Mali'nin tarzı belli, yaptığı şeyler ortada, bir gün böyle bir kazanın olması muhtemeldi. Çok büyütmemek lazım.

Fatih: Olayın bir de bu yönü var aslında. O yazıya gelen yorumlardan birinde adamın yaşarken aşağılandığı, ölünce duayen ilan edileceği söyleniyordu. Örnek olarak da Kemal Sunal vardı. Doğruluk payı var bence bunun.

Hekemen: Yok katılmıyorum abi. Kemal Sunal bence büyük sanatçıdır. Düşünsene, adam 70'li 80'li yıllarda büyük sıkıntılara rağmen o rolleri oynamış ve sanki gerçekmişcesine canlandırmış.

Fatih: Hayır. Kemal Sunal'ın sanatına bir şey diyen yok. Sadece orada vurgulanan şu: Bizde insanlar öldükten sonra "efsane" ilan edilir. Kemal Sunal'da yaşarken sonuçta bugünün Mali'si gibi görülüyordu. Filmleri hep ikinci sınıf, ağzından küfür ve argo eksik olmayan şebek oyuncu progfili vardı direk.

Anıl: Evet. Ben hatırlıyorum annem çocukken seyrettirmezdi bize onun filmlerini. "Bu pis herifi izlemeyin" diye.

Fatih: Gözü toprağa bakınca ve ölümünün heme akabinde de adam Türk Sineması'nda bir köşe taşı oldu değil mi?

Hekemen: Katılmıyorum genede. Düşün adam o yıllarda köylüyü oynuyor, başlık parası falan biriktiriyor, güldürüyor ama bir yandan da bolca siyasi mesajlar veriyor...

Anıl: Evet "Kibar Feyzo" benim gözümde en değerli Türk filmlerindendir mesela.

Ümit: Ama herkes o filmden siyasi mesajı değilde "cilvelenme şırfıntı" sahnesini hatırlar değil mi? (Gülüşmeler)

Fatih: Sahi dün Nihat Genç'i araştırırken internetten şöyle ilginç bir sözüne rastladım: "Biz Türk filmlerindeki tecavüz sahnelerini izleyerek masturbasyon yapmış bir halkın çocuklarıyız, kimse bizden saf ve temiz duygular beklemesin"*. Çarpıcı bir sözdü, bu durumu da açıklayabilir. Siyasi mesaj olayını da filmi yapanlar yapıyor, vermek istedikleri mesajı veriyorlar. Siyasi durumdaki ezikliklerini vurgulamaya ve bu yolla gidermeye çalışıyorar. Ama dediğim gibi burada konumuz Kemal Sunal'ın sanatçılığı değil. Ölümden sonra kutsallaştırma olayı. Bir çok örnek var bununla ilgili: Barış Manço, Cem Karaca, Yılmaz Güney...

Anıl: Ben bir de -biraz komploya kaçacak ama- bu magazinsel olayların böylesine abartılmasının, yukarıdan planlandığını düşünüyorum. Bak mesela 18 Mart Çanakkale Zaferi Resmi Tatil günlerine eklendi. Biz bunu konuşmuyoruz da burada Mali'yi konuşuyoruz.

Fatih: Olabilir aslında ben komplo teorilerini çok severim ama mantıklı olduğu müddetçe. B.kunu çıkarmamak lazım. Varsa bile böyle bir şey, medyadakilerin, muhabirleri geçtim, müdürlerinin hatta kanal sahiplerinin bile haberi yoktur. Direk big boss'lar biliyordur bunları. Mesela dün akşam TV'yi bir kurcalayayım dedim çıldıracaktım az kaldı. Ahu Tuğba popüler sanırım bu aralar. Neyi açsam... Allah'ım bir de karşısına bir adam koymuşlar Allah tip vermiş, vücut vermiş ama yemin ederim beş yaşındaki çocuk daha olgundur ondan. Nasıl maymun etmiş kendini göreceksin. Star'a bakıyorsun bilmemkim (adı cem olsun adamın diyelim) nasıl sinir krizleri geçirdi? Show'a zapladım: Cem nasıl Ahu'nun ayaklara kapandı? Atv'ye geçtim: Cem nasıl dayak yedi? Baktım kaçış yok. Biraz takıldım Allah'ım ne komik adam ya.

Ümit: Onlar biraz da danışıklı dövüş abi. Adam kesin kazanıyordur o haberlerden bir şeyler.

Fatih: Ya kazansa ne olur? Sen para için böyle ekrana çıkıp, tüm Türkiye'nin maymunu olur musun?

Hekemen: Abi belki de kendinden bahsedilmesinden hoşlanıyordur?

Fatih: Hoşlansa ne olur? Ben şahsen illa "ünlü olayım, herkes beni konuşsun" dersem gidip çırılçıplak soyunur, Taksim Meydanı'na çıkarım. Hiç olmazsa daha onurlu olur. "Zavallı kafayı yemiş, kimbilir ne derdi var?" derler. Emin ol daha şerefli. Düşün şimdi sen, ünlü olmak adına kendinle bu kadar oynatır mısın? Bu kadar çocuklaşır mısın? Bu kadar maymunlaşır mısın? Bazen gaza gelip, "ya nedir bu bilgisayarlar, kodlar vs. bıktım artık. Ben bu değilim." deyip eski Tiyatro günlerine dönesim geliyor. Sonra bunları görüp düşünüyorum: "Ya bir şekilde ucundan TV'ye bulaşırsam bir gün beni de böyle maymun yaparlar mı?" diye korkuyor, hemen vazgeçiyorum.

Ümit: Belki de dediğiniz adamlar bir plazanın terasından bakıp, viskilerini yudumlarken kahkahalarla gülüyor ve: "Nasıl? Verdik gene ayarı, millet Ahu'yu tartışıyor..." diye konuşuyorlardır.

Hekemen: Kimbilir? "Geçen taksiye bindim o bile seninle Ahu'dan bahsediyorlardı." (Gülüşmeler)

Fatih: Bu bize has bir şey değil. Yurt dışında çok daha fazlası var. Eğer böyle bir şey varsa tüm dünyada var. Belki de "Yakın Çağ" bitmiş "Magazin Çağı" başlamıştır.

Anıl: Bir de bunun savunması var: "Evet kardeşim, kötü ama seyrediliyor" diye. Ben buna katılmıyorum. Benim annem emekli öğretmendir. Yıllarca böyle programları, insanları aşağıladı ama emekli olduğundan beri "Sabah Programları", "Mali", "Magazin Programları"ndan geçilmiyor evde. Ben şaşırıyorum eve gittiğimde annemi onların başında görünce.

Ümit: Her kesimden seyrediliyor demek ki. Abi sadece köyde evde oturan ve ya varoşlardaki adamlar değil.

Fatih: İnsanların önüne ne koyarsan onu yiyorlar. "Tüketim Toplumu" dediğimiz şey aslında. Herkes "iyy, kötü, pis, kaka, iğrenç" deyip, bir yandan da izliyor. Ne yazık ki bu böyle. Bunun sonu yok. Bu arada konuyla alakasız ama ben şu Torrent olayını merak ediyorum. Ben eMule kullandım ama bunu çok methediyorlar.

Hekemen: Kesinlikle mükemmel. eMule biraz demode kaldı. Yalnız buradaki fark; eMule gibi server'dan değil karşındakinden çekiyorsun dosyaları. Gerçek P2P yani. Ne kadar paylaştırırsan o kadar iyisin demektir.

Fatih: Daha hızlı yani...

Anıl: Evet. Benim bazı arkadaşlarım kullanıyorlar ve çok methediyorlar.

Fatih: Nasıl yapacağız bu olayı peki?

Hekemen: Azureus diye bir program var. Kuruyorsun ve başlıyorsun. Yalnız burada arama diye bir şey yok. Direk Torrent dosyasını bulup indirmen gerekli. Bir de gerçekten P2P olduğu için sanırım, yasal boşluklar yarıyor ve lisans olayından veya illegallikten yırtıyorlar.

Ümit: Bir de bir zamanlar Kazaa vardı neler oldu ona?

Anıl: Onu yasal yollarla bitiremeyince fake dosyalar girdiler. Mahvoldu ortam. Millet de bıraktı.

Hekemen: O bir yana. Napster vardı bir zamanlar ya ne günlerdi.

Fatih: İhtiyarladığımız belli oluyor. Saat geç oldu kalkalım yoksa birazdan kovacaklar.

Daha bir çok şey konuşuldu ama ana olarak bu eksende döndü sohbet. Bu hafta magazine daldık biraz ama geçtiğimiz haftalardaki gibi daha seviyeli ve düzgün sohbetlere devam edeceğiz. Sonuçta biz de Tüketim Toplumu'nun bir parçasıyız değil mi :)

Not: Yukarıda okuduğunuz diyaloglar, Manhem (Fatih Taşkıran), Anıl (Anıl Yügen), Ümit (Ümit Köse), Hekemen (Hüseyin Ekemen) arasında geçmektedir. Dolmakalem'de yayınlanması konusunda onayları alınmıştır.

Yolumuz hergün Nişantaşı, Mecidiyeköy ve Taksim'den geçiyor? :) Nasıl yapacağız bu sohbet, kahve işini?
* Mecidiyeköy'de çalışıyorum. Bilişimciyim, blogum var :)

Bu magazin basın medya sektörü bi şekilde kendini döngüye almış, bu döngü tüketici toplum olan bizleri içine alarak yavaş yavaş öğütüyor gibi geliyor bana.
Bir taraftan magazin basını peşinde diye rahatsız olan kişilikler, diğer yandan gittiği yere magazincileri çağıran kişilikler, sonra bunların derlenip toparlanıp sunulması halinde izlemiyorum diyerek izleyen kişilikler.
Böyle bir döngünün içinde olduktan sonra ve işin parasal boyutunun önemi arttıkça daha da çok abaracaktır bu tarz memnuniyetsizlikler.
Mehmet Ali konusunda şunu düşünüyorum. Yanlışlıkla olmuştur yada kasıttır tartışılır. Kasıtsa bir sürü komplo teorileri üretilebilir, yanlışlıkla olmuşsa da özüre sığmayacak kadar büyüktür olay. Televizyoncu tabiri ile 60 milyonun izlediği programda bu tarz sulu hatta çok sulu olduğundan çürümüş bir gösteri yapmak böyle bir hatanın riske edilmemesi gibi bir sorumluluk sözkonusudur. Bu sorumluluğu Mali yerine getirmemiştir.
İnsanlar öldükten sonra değere biniyorlar. (Bu bence tamamen kişisel görüşümdür eleştirileri bana değil düşünceme karşı yapınız lütfen bu anlamda) Evet ama normal, farkında olmadan bile günlük nesnelerimizin yokluğunda onların aslında ne kadar değerli olduğunu anlarız? Örnek vermem çokta zor olmayacak. Benim için vazgeçilmez olan bilgisayarımın değerini elektrikler olmayınca yada ondan uzak olduğum zaman anlıyorum. Yada ofis masamdaki zımba telini çıkaran alet yoksa onun değerini anlayabilirim. Gönül isterki nesnelerden farkı olsun insanlar, ama insanın doğasında var alışmak... Alışılan yok olunca hatırlamak farkına varmak.
Torrent ler : Faydalı indireceğiniz dosyanın seed lerinin adreslerini barındıran ufak boyutlu dosyalardır. BitComet, Azuerus gibi programlar sayesinde bu seed adresler okunup indirilecek hedef dosyanın bitleri bilgisayarınıza gelmeye başlar. BitComet için söylemem gereken şey (Bendeki tepkisi budur) C:\Program Files\BitComet\Downloads\ klasörüne girdiğim anda explorer.exe hata verip tekrar başlıyor.

Sorun tüketmekte değil, insanın kendisini ve başkalarını 'tükettikleriyle' tanımlamasında. Çünkü bu durum, erdemli hayatı tüketim seviyesiyle ilişkilendiren hedonist bir anlayışın sonucu.

Bu kendi aranızda oluşturduğunuz 3'lü koalisyonun tek tek yorumlarını büyük bir itina ile okuduktan sonra aslında herbir yorumcunun sözlerinde mantık payı yakaladım ancak; lütfen diğer arkadaşlar saf tutarak konuya yaklaştığımı düşünmesinler, realiteye en yakın fikirleri Fatih'te yakalayabildim. Bilmiyorum belkide tamamen konunun başlığında yeralan düşüncelerini kendi düşüncelerimle örtüştürebildiğim içindir.'Sonuçta biz de Tüketim Toplumu'nun bir parçasıyız değil mi :)'
Fatih bey'in bu sözleri bence konuya damgasını vurup, noktasını koymuş arkadaşlar. Tüketmeye okadar alıştırılmışız ki bir zaman sonra silkinip tükenecek bir şeyin kalmadığını farkedince kendi benliğimizi, insanlık değerlerimizi, insanı insan yapan tüm etiği harcamaya başladık.
İnsanlar eskiden şaklabanlığı sadece özel günlerde (doğum günü, yılbaşı, bağlı bulunulan şehrin yöresel temsillerinde vs..) yaparlardı. İzleyici ile oyuncular bir perde açılır, buluşurlar ve perde kapanır, ayrılırlardı. Yani geniş boyutta yaklaşılacak olur ise olaya bunun hazırlanıp çalışılmış bir konsept olduğunu izleyici bilir ve duruma sanat eseri anlayışı ile yaklaşır, alkışını oyun sonunda patlatırdı ki bu konsepti bize sunan gerek Türk sinema tarihinin gerekse tiyatro tarihinin ismi saygı ile anılan üstadlarına aittir. Şaşkınlık içinde Türkiye'nin gidişatını izlemekteyim duyarlı bir vatandaş olarakta bu aymazca gidişata 'Bir dur ya kardeşim' diyecek bir babayiğit çıkacak mı diyede ümitsizce beklemekteyim.
Bu topraklar ne Fatih'ler, ne Kanuni'ler, ne Yıldırım'lar gördü... Ama inanıyorum ki onlar bu günleri görmek istemezlerdi...

Yani bu erdemli hayatı tüketim seviyesi ile ilişkilendirenlerin sunduklarını tüketenler olarak idrak edipte tepki vermemek hatta tüketmeye devam etmek bizim toplumumuz için bir çelişki değil mi, neden böyleyiz?

Sevgili Kadir, dediğim gibi: "Yolunuz bir Perşembe akşamı Mecidiyeköy, Nişantaşı, Taksim üçgeninde bir yerlere düşer de, bir kafede oturmuş hararetle tartışan üç kişi görürseniz, sizi de bir kahve içmeye bekleriz."
Aman dikkat! her üç kişi biz olmayabiliriz. Bir de ipucu: Bu hafta Cevahir'de bir yerlerde olabiliriz :)

İpin ucunu verdiniz sağolunda bu ip kaç metre Cevahir'i dolandığına göre :)

Siz Cevahir'i pek sevmezdiniz Fatih Bey, hayrola?

Serdar bey, İyi hoş diyorsunuz da tüketim toplumunun kendi kurumları bu hedonist kültürü empoze etmiyor mu? Hem tüketelim diyeceksiniz tüketimi özendireceksiniz hem de insanların kendilerini doğal olarak tükettikleriyle tanımlayan kültüre karşı çıkacaksınız. Tüketim toplumu esasında herşeyi de bir an önce tüketme üzerine kuruludur. Bence asıl sorun buradadır.

Her insan şu ya da bu seviyede tüketmek durumundadır. Ancak insanın bir şeyleri tüketiyor olması başka, kendini bu tükettikleriyle tanımlıyor olması başkadır.
'Tüketim toplumunun kendi kurumları' ifadesiyle neyi kast ettiğinizi anlayamadım. Ama şayet üretimi yapan şirketleri kast ediyorsanız, onlarin ürünlerini tanıtmalarından ve dolayısıyla ürünlerinin tüketilmesini desteklemelerinden daha doğal ne olabilir?
Fazlasıyla kollektivist yaklaştiğınız için, bir firmanın reklam yapmasını ve ürünlerinin tüketimini desteklemesini, kişinin hedonizmiyle bir tutuyorsunuz.
Halbuki çok kazanan ve çok tüketen bir insan kendisini 'tükettikleriyle tanımlamayı' düşünmez iken, fakir denebilecek biri, sahip olduğu son model cep telefonunu bir tür statü aracı olarak görebilir. Asıl mesele ne kadar tükettiğimizde değil, sahip çıktığımız değerlerde ve sahip oldugumuz zihniyettedir.
Yok eğer konuyu 'İnsanlar aldanır' noktasına indirgeyecekseniz, 'başkaları için neyin iyi olacağına 'karar verme hakkını kendinde gören yapılanmalar hakkında ne düşündüğümü zaten bildiğinizi hatırlatmak isterim.

Tüketim toplumunun kendi kurumlarından kastettiğimi anlamak istiyor iseniz "kurumcu iktisatçıları" incelemenizi tavsiye ederim.
Mevcut sistemin geldiği nokta gerek tv kanalları yoluyla olsun gerekse de başka kanallardan olsun kişilerin tükettikleri kadar var olduklarını empoze ediyor. Gençlik ve insanların büyük çoğunluğu bu kültürden doğal olarak nasiplerini alıyorlar. Tabii bu şekilde aslında özgürlükleri de ellerinden alınmış oluyor.
Kastettiğim firmanın reklam yapması gibi basit bir bağlam değildir. Bu bahsini ettiğim tüketim kültürünün gittikçe yaygınlaşması ve bunun egemenler tarafından da zaten desteklenmesidir.
Sizin öneriniz "kardeşim kendini böyle tanımlama"dan öteye geçmediği için hem işlevsel değildir hem de fazlasıyla otoriteryendir. Siz de iyi bilirsiniz ki insanlar içlerinde yaşadıkları kültürden soyut tutamazsınız. Süreç fazlasıyla tek tipleştiricidir. Şimdi anlaşıldım umarım.

Bir firmanin insanları 'ürünlerinden tüketmeye' teşvik etmesi ile insanları 'kendilerini tükettikleriyle tanımlamalarını' teşvik etmesi arasındaki farkı izah edebilir misiniz? Ya da sizce böyle bir fark var mi?
Bir de alternatifinizi duymak isterim. Üretimi devletin tekeline almak mı? Yoksa başka bir şey mi?

Serdar bey, Konunun esas anlamda firmaların tüketmeye teşvik etmesi ile insanların kendilerini tükettikleriyle tanımlamaları arasındaki farkla bir alakası yoktur. Arada tabii ki fark vardır ancak bu fark bizi gerçek açıklamadan uzaklaştırmakla birlikte konunun bağlamını daraltır. Tüketim toplumu dendiğinde kastedilen şey tüketim toplumunun bütün unsurlarıdır (kültürü ile birlikte). Bu sebeple konunun tartışma alanını genişletmek hepimizi daha da açacaktır.
Şu açık ve nettir ki neoliberal dalga ve küreselleşme süreci çabuk ve fazla tüketimi teşvik etmekle birlikte bu bahsini ettiğimiz tüketim kültürünü de inşa ediyor. Bu tüketim çılgınlığı (ya da kültürü deyin) sadece maddi şeylerle de sınırlanmıyor. Herşey ama herşey tüketim unsuru olarak sunuluyor. Ve haliyle bu kültürün yoğurduğu geniş bir insan kitlesi de kendisini tükettiği ile tanımlıyor. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bu kavramın isim babası olan Jean Baudrillard mevcut tüketimin hızlanmasının ve herşeyin hızla tüketilmesinin kültürel bir öğe haline gelmesini toplumsal yaşama kodlanma olarak adlandırır. Esasında çok tartışılması gereken bir konu ancak her yönüyle ele almalıyız.
İkinci birşey daha söylemek gerekirse o da sizin kurum ile kuruluş kavramlarını birbirine karıştırmanızdır. Kurum kavramı sosyoloji ve iktisat literatüründe kültürün daha elle tutulabilen cisimleşmiş bir halidir. Firmalar bu kurumsal yapının sadece bir ayağını teşkil eder.
Çözüm konusu için burası yeri değil ancak tabii ki üretimin devlet tekeline alınması gibi abuk bir çözümü savunmuyorum. Esasında siz marksistleri her ne hikmetse indirgemeci bir yaklaşımla etiketleme (hatırlarsanız beni böyle suçlamıştınız halbuki hiç de alakası yoktu) noktasına geliyorsunuz. Devlet'te bir toplum içinde gücün toplandığı ve baskı unsuru olan biri kurumdur.
Sorunun kökenine iner isek mevcut dünya sisteminde genelin edilgen bir konumda olması tabii ki bu tarz sonuçları doğuruyor. Siz kitlelerin sistem içinde belirleyici olduğu önkabulünden yola çıkıyorsunuz. Halbuki durum tam tersi.

Tansel Bey, benimle ilgili yorumlarınızda, neden bilmiyorum ama, hep bir 'öne geçme' ve bir yolunu bulup 'daha çok şey bildiğini ispatlama' kaygısı seziyorum. Anlaşılması zor ifadelerden ibaret olan cümleler kurup, ardından açıklama istendiğinde 'Şurayı açıp bakın anlarsınız' mealinde cümleler kurmanız, ya da bir konuyu (ikna olmasanız bile) karşınızdakinin bakış açısını kavramaya çalışarak tartışmak yerine, işi 'Kavramları karıştırıyorsunuz' iddiasına indirgemeniz, üslubunuzu benim açımdan fazlasıyla çocukça kılıyor. Büyük ihtimalle 'Yok öyle bir şey' diyeceksiniz ama, benim edindiğim intiba bundan ibaret.
Aşağıdaki satırlar bu konudaki son cevabım:
Bir önceki yorumumda sorduğum soru aslında bir tuzak soruydu. Sizi küçük düşürmek amacıyla değil, vereceğiniz cevabın içerisinde nasıl bir denge kuracağınızı test etmek amacıyla sorulmuştu. (Yani tuzak olmasından kasıt herhangi bir kelime oyunu değil, sorunuza yanıt vermek yerine sizi test etmeye yönelmekti.)
O soruya vereceğiniz cevap, sosyal olan ile bireysel olan arasında nasıl bir ilişki kurduğunuzu belirleyecekti.
Siz, beklediğim gibi, insanın, içinde yaşadığı toplumun bir 'ürünü' olduğunu öngören Marxist yaklaşımı tercih ettiniz. Ekonomik anlamda insanları çeşitli piyasa aktörlerinin ürettiğini öne süren kollektivist kurumcu iktisatçılara olan sempatiniz de zannediyorum aynı sebepten ileri geliyor.
Halbuki bir insanın çevresinden etkilendiğini iddia etmek başkadır, bütün etkiyi çevreye yüklemek ve suçu orada aramak başka. Böyle davranarak, özgürlük adına herkesi bir potada eritici bir yaklaşım içine giriyorsunuz, ama kollektivizmi veri kabul ettiğiniz için bunu kabul etmenizi beklemiyorum.
Evet, bir insan çevresinden etkilenebilir ve bu süreçte o çevrenin bir ürünü dahi olabilir. Bunu zaten yadsımadım. Hatta Derin Sular'da yayınlanan onca yazı, temelde, bu toplum mühendisliği çabalarına karşı durmayı konu alıyor. Karşı durmak istediğim bir şeyin varlığını inkar etmem düşünülemez herhalde, öyle değil mi?
Evet, insan çevresinden etkilenebilir. Bu çevre sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve politik alanlardaki aktörleri de kapsar. Dahası, komşularımızı ve sınıf arkadaşlarımızı bile kapsar. İnsan bunlardan etkilenebilir. Hatta, insanların 'çoğu' etkilenmektedir. Ama bu işin bir yanı. Çünkü ben bu gerçeklikten hareketle, 'O zaman bu kurumları değiştirelim' noktasına gelmiyorum. Ben 'insanı merkez almayı' doğru buluyorum.
Son kez, bu sefer daha da detaylandırarak, açıklamaya çalışacağım:
Ekonomik anlamda konuşacak olursak...
Bir firma üretir. Çünkü onun işi odur. Ürettiğini de tanıtır. Bu da çok doğal. Bütün bunlar ekonomiktir. İnsanın tüketimiyle kendine statü edineceğini zannetmesi ise 'değer yargılarıyla' ilgilidir. Evet, çoğu insan hakim kültürden etkilenebilir. Ama sizin de bildiğiniz gibi etkilenmeyenler de var. Peki etkilenmeyenler sizce 'niçin' etkilenmiyorlar? Bu sorunun cevabı şu: 'Başkalarına değil, Kendilerine ait olan değer yargılarıyla hareket ediyorlar.' Çünkü onlar 'birey', kalabalık içerisindeki klonlardan biri değil.
Siz, ortada bir sorun görüyor ve buna firmaların bu kuşatıcı gücünün neden olduğunu söylüyorsunuz. Ben ise, insan merkezli yaklaşmak gerektiğini, sorunun 'cehalet' kaynaklı olduğunu, çünkü bütün bu insaların 'milli eğitim kurumlarında ne idüğü belirsiz bir sistemle devşirilmiş' olduklarını, bütün bunlardan ötürü bu insanların değil özgür olmak, 'özgür olmanın ne demek olduğunu dahi bilmelerinin mümkün olmayacağını' söylüyorum. Özgür olmayan insanların da değer yargıları OLMAZ. Değer yargıları olmayan insanlar da başklarının tesirine çok kolay girerler.
Örnek: Modaya uymak. Yani 'herkes öyle yapıyor' mantığı. Ya da 'herkesin yaptığından yapayım ki 'in' olayım' kaygısı.
Bu derece aptallaşabilen bir çoğunluğu yönetmekten daha kolay ne olabilir?
Mesela 'Bu sene sivri uçlu ayakkabılar moda' diye buyurursunuz, bir sene önce ayak parmağının bir karış ötesine uzanan palyaço ayakkabılarını 'üzerine para verseniz' giymeyecek olan insanlar, servetler öderler sivri uçlu ayakkabılara.
Peki neden yapar bunu insanlar?
Siz diyorsunuz ki, 'firmalar tüketimi kışkırtmak için yapıyor'. Ben de diyorum ki, 'Bu insanlar birey olamadıkları için yapıyorlar, cahil oldukları için yapıyorlar, çoğunluğa uymayı marifet zanneden aptal Atina demokrasisi yüzünden yapıyorlar, okullarda beyinleri yıkandığı için yapıyorlar.' Çünkü bu insanların değer yargıları YOK. Nasıl hareket edeceklerini başkalarına bakarak belirliyorlar.
Bu konu ekonomik değil, psikososyolojik ve felsefidir. Kitlelerin yönlendirilmesi itibariyle psikososyolojik, insanların değer yargılarını yitirmiş olmaları nedeniyle 'rüzgar nereden eserse' oraya savrulmaları, sürünün içinde koyuna dönmüş olmaları itibariyle de felsefidir.
Konuyu ekonomiye, pazarlamaya ya da tüketime indirgemek YANLIŞTIR. Çünkü bu insanlar sadece tüketimi kamçılamak isteyenler tarafından kullanılmıyorlar. Kendi değer yargıları olmayan insanı herkes kullanabilir. Böyleleri, okula gider kullanılır, işe girer kullanılır, oy verir kullanılır, alışveriş yapar kullanılır, komşusu tarafından, iş arkadaşları tarafından, anne babası tarafından, eşi tarafından, akrabaları tarafından ÖMÜR BOYU kullanılır. Bu tip insanlar kendilerini seçimlerinde özgür zannederler. Halbuki onlar hiçbir şey seçemez. Onlara ne seçmeleri gerekiyorsa, onu SEÇTİRİRLER.
Eğer konunun aslında SADECE psikososyolojik ve felsefi bir konu olduğunu görmezseniz ve olan biteni ekonomi ve pazarlama eksenli ele alırsanız, tıpkı kurumcu iktisatçılar gibi, fili 'tuttuğunuz yerden' tarife kalkar, 'Hmm.. Demek ki hortummuş.' dersiniz.
Bu konu bir ekonomi konusu DEĞİLDİR. Bu FELSEFİ bir konudur.
Aslolan, propagandaya pabuç bırakmayacak gerçek bir birey olmaktır. Bunun yolu da başkalarını değil, KENDİNİ kontrol etmeyi bilmekten geçer.
İkimiz de görünüş itibariyle ekonomi yazıları yazıyor olabiliriz. Ama ben, birbirinden son derece farklı kulvarlarda, daha da önemlisi, birbirinden garklı boyutlarda yazılar yazdığımızı düşünüyorum. O yüzden bana bir iyilik yapın ve bu yoruma yanıt yazmayın lütfen, olur mu?

Serdar bey, farkı ayırt ettiğinizi söylüyorsunuz ama hala kurum kavramından firma ve pazarlamayı anlıyorsunuz. Bariz ki karıştırıyorsunuz. Dini kurumlar da bu kültüre angaje olmakta. Her yönüyle meseleyi ele almak gerekir diye söylüyorum sürekli.
Ben konuyu bütünüyle ele almaktan bahsederken aynı zamanda sorunun hiyerarşik yapılanmış dünya sisteminin içsel bir problemi olduğunu iddia ediyorum. Bu yaklaşımın içine devlet eğitimi de girer egemen kapitalist kültür de girer. Siz mevcut dünya sistemi içerisinde devletin önemli bir işlevi olduğunu göremiyor musunuz? Ben konuyu tartışırken ekonomik ve psikolojik faktörlerin birbirinden bağımsız ele alınmaması gerektiğini söylüyorum zaten. Salt ekonomik yaklaşmış olmuyorum ki! Konuya indirgemeci yaklaşan sizsiniz. Önerdiğiniz çözüm işlevsizdir ve otoriteryendir. Aynı mantıkla gidersek bireyler kendilerini nasıl birey haline getireceklerdir sorusuna cevap vermiş olursunuz. Yine sizin mantığınızla devam edersek bireyin içinde bulunduğu kültürü sorgusuz sualsiz olduğu gibi kabul etme özgürlüğü de vardır. Öyleyse birey olmanın şartlarını kimler hangi kıstaslara göre belirleyecektir?
Bireyin içinde bulunduğu kültürden bağımsızlaşamaması genel bir yargıdır. Zaten belli bir kültürün hakim hale gelmesi demek bu demektir. İstisnai durumların olması yargıyı geçersiz kılmaz. İstisnalar tabii ki olacaktır. Hiyerarşik bir toplum düzeninde genelin belirleyiciliği olmadığından hakim bir kültürün olması ve bunun da sürekli empoze edilmesi kaçınılmazdır.
Bu tarz konuları ele alırken bireyi merkez alamıyorum çünkü genelin hakim olan tarzdan etkilenmesini kaçınılmaz buluyorum. Bu durum herkesi aynı potada eritmek değildir. Sizinde bildiğiniz mevcut gerçekliği açıklamaktır. Buradaki anahtar kelime "genel"dir.
Marksist yaklaşım tam olarak insanın içinde yaşadığı toplumun ürünü olduğunu iddia etmez. Tek tek bireylerin süreci hızlandırıcı veya yavaşlattıcı etkisi olduğunu söyler. Bu argüman çok açıktır ki sizin iddia ettiğiniz, bireyin tamamen toplumun ürünü olduğu argümanından farklıdır. Bireyin ayrıca kendisine has dinamikler olduğunu inkar etmez!
Firmaların işinin üretmek olması veya bu kültürü empoze eden ayaklardan birisi olması onları sorgulanamaz kılmaz bilakis sorgulanır kılar.
Esasında aramızdaki farkı iyi ortaya koymuşsunuz. Fakat ben konunun ekonomi konusu olduğunu iddia etmedim zaten. Herhangi bir şekilde bir disiplinle sınırlanamayacağını ve çok geniş bir konu olduğunu söyledim.
Dikkat ederseniz bireyler hakkında da bir yargıda bulunmadım.
Ancak siz bizdeki resmi tarih ve resmi görüşü ve kültürü çok da güzel eleştirirken (ki birçoğunda hemfikiriz) aynı şeyi kapitalist dünya sistemi için yapamıyorsunuz. Halbuki bahsini ettiğim dünya sisteminde de aynı kontrol mekanizması vardır. Ki sorun da buradadır. Birey olmak içinde bulunduğun koşullardan bağımsızlaşmak demek değildir. Bilakis bireyi birey yapan unsurlardan birisi de içinde yaşadığı tarihsel-toplumsal koşullardır. Durumu salt devletten ibaret alamayız. Dolayısıyla özgürlük sorunu da içinde yaşanılan koşullarla alakalı bir durumdur. Mevcut koşullar içerisinde özgürlüğü tartışmak da bana anlamsız geliyor. Tüketim toplumu ve dünya sistemi bunun en iyi göstergesidir.
Benim hakkımdaki eleştirilerinize cevap verme gereği hissetmiyorum zira sayfama bakanlar göreceklerdir ki oradaki üslubum da ortadadır.
Sizden ricam konuyu felsefi bir konu olarak sınırlayıp (bana dediğiniz gibi) "hortummuş" dememenizdir.
Sorunun çözümünü herkesin (geniş kitlelerin) ekonomik ve politik süreçlere dolaysız olarak katılması olarak görüyorum. Net değil mi?

Ya siz ne diyorsunuz? Kemal Sunal dünyaya gelmiş en büyük oyunuculardan birisidir. Komediyi en iyi yapan insandır. En önemlisi bi efsanedir. Mehmet Ali Erbil ile karıştırmayın... Kemal Sunal filmleri sayesinde birçok kanal ayakta kalabildi.
Küfüre gelince... Siz bir İstanbul'da dışarı çıkın. Bakın bakalım ne küfürler söyleniyor? Kemal Sunall küfür edince hepimiz gülüyoruz. Dobra dobra işte. Ama ne derse densin onun yüzü hep tatlıdır. Kemal Sunal'a pis diyen anneye gelince: akli dengesi pek yerinde değil galiba... Çocukların sevgilisi Kemal abidir. Yaşarken de çok seviliyordu, öldükten sonra da, bu hep böyle kalacak. Siz ne konuştuğunuzu bilmiyorsunuz. Kemal Sunal hiç bir zaman aşağılanmamıştır. Hep "ne güzel oynuyor" diye söylenmiştir onun için. Lütfen saygılı olun. Unutmayın ki konuştuğunuz isim Kemal Sunal'dır.
Allah gani gani rahmet eylesin... Çok erken gitti ama çok güzel filmler bıraktı. Allah razı olsun. Siz de akıllı olun ve yazmadan önce güzelce bir düşünün.

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi