Kitap: Türk Devrimi ve İstikbali (Vladan Georgevitch)
Fethi Sipahi Tan — 15 Nisan, 2006 - 22:16
Yakın tarihimizin en hızlı dönemlerinden biri II. Meşrutiyetin ilanı öncesi ve hemen sonrasındaki kısa aralıkta yaşanmıştır. Bugün yaşadığımız coğrafya ve çevresindeki yapılanmanın, problemlerin ve geleceğin anlaşılmasında 1908 yılındaki olayların iyi kavranmasının etkisi olduğuna inanıyorum. Dünyada arasanız daha problemli bir yer bulamayacağınız, Kafkaslar, Ortadoğu, Balkanlar, Rusya ve kritik Akdeniz adalarıyla çevrili bir memlekette yaşıyoruz. Üstelik Türkiye’de hayat sanki 1923 yılında tertemiz bir sayfayla başlamış gibi yansıtılmaya çalışılan bir anlayışla yetiştirilmeye çalışıyoruz. Toptan bir ret ve kabul anlayışıyla yetişen nesillerimiz de gri bölgeler üzerinde düşünme yeteneğini kaybetmiş oluyor.
Halbuki bu ülkede 1930’lu yılların ortasına kadar resmi olarak kutlanan bir bayram vardı, 23 Temmuz Hürriyet bayramı. Cumhuriyetin ilk yıllarında vatandaşın ve devlet erkânının hâlâ coşkuyla kutladığı bu bayram 1908 II. Meşrutiyetin ilanı, yani çok partili demokratik sisteme geçiş anlamını taşıyordu. 1923 sonrasında askıya alınan çok partili sisteme 1946 yılında yeniden dönülmesi de, Osmanlının son döneminde Tek parti hakimiyetindeki Cumhuriyetin ilk yıllarına nazaran işleyen bir demokrasinin bulunmasına işaret etmesi açısından ilginç bulunabilir. 1908 inkılabı Osmanlı ülkesinin tüm köşelerinde büyük bir coşku ile karşılanmıştır. Özellikle çok hızlı bir çözülmenin yaşandığı Sırbistan, Arnavutluk, Bulgaristan, Makedonya gibi Balkan bölgelerinde 1908 inkılâbı dağılmayı önleyebilecek yeni bir yapı konusunda kısa süreli de olsa ümitler yeşermesine imkân vermiştir. 31 Mart hadisesi ve sonrasında İttihat-Terakki’nin geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde ülkeyi felakete sürükleyecek icraatları başlayana kadar geçen süredeki bahar havası, günümüzde dahi ilgilenilmeyi hak edecek öneme sahiptir.
Türk Devrimi ve İstikbali başlıklı kitapta 1900’lü yılların başlarında birkaç yıl Sırbistan başbakanlığı da yapan Vladan Georgevitch 1908 olaylarını ve tepkileri çeşitli Balkan ülkelerindeki yayın organları, buralardaki etkili insanlar ve aydınların gözünden aktarıyor. Konuyla ilgili detaylı araştırmaları olan Aykut Kansu’nun da geniş bir giriş yazdığı kitapta ihtilalin hemen öncesinde Yıldız Sarayındaki durum, ihtilalin başarı şansı, Türkiye’nin belini doğrultabilmesinin ihtimali vs. üzerine değerlendirmeler ve bir Ermeni’nin yorumları, buna Türk hukukçuların cevabı, Yunan, Bulgar, Sırp, Arnavutların gelişmelere tepkileri, Meşrutiyet hükümetinin programı ve devrimin geleceği üzerine genel bir yorum yer alıyor.
Kitapta Sırbistan çerçevesinde genel olarak Balkan meselesi de genişçe özetlenmiş. Bugün Arnavutluk, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan arasında Kosova sebebiyle yaşanan gerginliklerin tarihi, Yugoslavya dağılırken yaşanan acıların asırlar öncesinden gelen kökenleri ile ilgili bilgiler var. Çok milletli bir yapı olan Osmanlı devletinin çözülmesi Sırp yakın tarihine dair kitaplardan bir kere daha göz önüne seriliyor. Bu arada, Sırbistan ile ilgili ilginç bir anekdot dikkatimi çekti. Dönemin güçlü ve Balkanlarda söz sahibi olmak isteyen ülkelerinden Avusturya Macaristan’ın o dönemlerdeki politikalarına örnek verilen bir olayda Sırbistan’ın Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna iktisadi bağımlılığının boyutu ve bu bağımlılıktan nasıl kurtulduğunu “Domuz Savaşı” ile öğreniyoruz (ss.32-33).
Sırbistan ihracatının yüzde 90’ının neredeyse tamamını canlı domuz olarak Avusturya –Macaristan’a yaparken, Avusturya Macaristan, kendisinden değil Fransa’dan silah siparişi veren Sırbistan’ı cezalandırmak ve üzerindeki egemenliğini pekiştirmek için bu ülkeden ithal edilen canlı hayvanlara “hastalık taşıdığını iddiasıyla ambargo koymuş. Tüm Balkan ülkelerinden daha fazla domuz üreten Sırbistan için felaket anlamına gelen bu karara karşın Avusturya Macaristan’ın baskısına boyun eğmemiş, Domuzları Selanik Limanına indirip başka ülkelere ihraç etmeye başlamıştır. Üstelik o zamana kadar işlenmemiş hububat ve canlı hayvan ihraç eden Sırbistan bu olay sebebiyle fabrikalar kurmuş, konserve et ve un üretimine geçmişti. 1911 yılında Avusturya Macaristan’a yapılan ihracat sadece yüzde 30 düzeyine inmiştir.
Kitapta II. Abdülhamit’in devrime giden yoldaki durumu da ele alınmış, özellikle sarayı çevreleyen kesimlerin para hırsı ve büyük boyutlardaki yolsuzlukların yanında Osmanlı’nın her zaman en büyük gücü olmuş ordusunun sefil halinin devrimi kolaylaştırdığı üzerinde durulmuş. Sırp yazar burada “Eğer Türkiye içerdeki menfur soygun düzenine, Hristiyan tebaasının kanının iliğinin sömürülmesine, kelimelerle anlatılması mümkün olmayan vandalizme, Rusya ve Avusturya’nın son 200 sene içerisinde gerek tek başlarına gerekse beraberce Türkiye’ye karşı sürdürdüğü savaşlara rağmen Balkan Yarımadasında yine de 500 sene boyunca hükmedebildiyse bunu sadece ve sadece askerlerinin ölümü hiçe saymasına ve ordusunun Sultan’a duyduğu dokunulmaz sadakat ve itaate borçludur” (s. 51) ifadelerini kullanıyor.
Yolsuzluklar çerçevesinde de ülkenin en önemli gelir kaynakları rehin verilerek bulunan borçlarla oluşturulmaya çalışılan donanma projesinde paraların Bahriye Nazırı Hasan Paşa tarafından çalınması örneği veriliyor (s.51-52). Aynı sayfalarda az sayıda gösteri amaçlı asker dışında ordudaki erlerin sefil ve perişan hali de tasvir ediliyor. Kitapta askeri birliklerin bu perişanlığa isyanının ihtilalde önemli bir faktör olduğu ileri sürülüyor. Bu isyanlar orduda neredeyse anarşik bir ortam doğurmuştu. “[…] Kamarilla mensupları ordudaki bu anarşik ortamın müsebbibinin kendi açgözlülükleri olduğunu biliyorlardı. Biliyorlardı ki isyancılara karçı gösterilecek her türlü şiddeti ‘kazandıkları’ milyonlarla hatta hayatlarıyla ödemek zorunda kalabilirlerdi” (ss.55-56).
İsyanların cezasız kalması ve artan başıboşluk sayısı gittikçe artan Avrupa eğitimli subayların duruma el koymak için kendi aralarında gizlice teşkilatlanmalarına da sebep olmuş, “geniş bir coğrafyada dallanıp budaklanan gizli bir örgüt oluşmuştu” (s.56). Bu örgüt kitapta Mason localarının örgütlenmesiyle kıyaslanmaktadır. Ancak Niyazi ve Enver beylerin tüm gizlilik önlemlerine karşın Yıldız’daki kamarilla kokuyu almış, genç subayları sıkı takibe başlamıştır. İlerleyen sayfalarda baş gösteren isyanlar ve bunun sonucunda İstanbul’daki yolsuzluğa bulaşmış devlet adamlarının istifaları, inisiyatifi alan subayların suçluları nasıl eski usullerle cezalandırdıkları anlatılıyor.
Kitabın ilerleyen bölümleri ağırlıklı olarak bu tür bir devrimin Osmanlı Devletini kurtarıp kurtaramayacağı üzerine tartışma ve görüşlere ayrılmış. Görüşlerine yer verilen yaşlı bir Ermeni bu konuda son derece ümitsiz konuşmaktadır. Şu cümlesi ilginç “Gerçek anlamda meşruti ve parlamenter bir Türkiye sadece mümkün olmakla kalmayıp teminat altına dahi alınabilirdi… eğer ülkede yaşayan halkların arasındaki milliyetçi ve daha iyi bir tanımla din kaynaklı kin kaybolabilseydi” (s. 66). Devamında yaşlı Ermeni Türk fikirleri ve İslam prensiplerinin müsamahasızlığına atfen bu işin yürümeyeceği tahmini var. Buna mukabil İslam hukukçularının İslamda hoşgörü, gayri Müslimlerle bir arada yaşamanın imkânı ile ilgili delilleri hatırlatılıyor. Fakat yaşlı Ermeni “İslam kanunları ile yönetilen bir ülkede gayri Müslimlerin mahkeme önünde eşit olmayacağı, eşit hakların sağlanamayacağı” iddiasını kesin olarak muhafaza ediyor. II. Mahmut ile ilgili şu söylediği de dikkatimi çekti: “…sadece ve sadece Şeyhülislamın arkasında II. Mahmut gibi dahi bir hükümdar ve reformcu olabilseydi. II. Abdülhamit bu işin adamı değil…” (s.75).
Ermeni şahsın bu görüşleri dışında muhafazakâr bir Sırp Devlet adamının görüşleri de dikkate değer. Sırp politikacı Türklerin Balkanlardan Asyaya doğru atılmasının kendilerince başarılamadığını ama bu devrim sayesinde bunun mümkün olacağını ileri sürüyor. “Devlet iktidardır, parlamentarizm ise acizlik. Parlamentarizm son tahlilde avam hakimiyeti ve anarşi demektir, devletin bütün gücünün tamamıyla başına buyruk, birbirlerine sadece gevşek bir bağla bağlı cemaatlerin atomlarına dek dağılması anlamına gelir. “ (s.119-120) ve “..hayır sevgili dostum, şimdiki hareket Türkiye’de bütün yurttaşların eşitliğini getirmek isteyen dördüncü denemedir ve tıpkı ilk üçü gibi beyhude kalacaktır…” (s.125).
Kitabın son kısmında Türk Devriminin istikbali üzerinde kendi yorumlarını yapan Georgevitch, devrimin korunabilmesinin bazı şartlarını sayıyor ama bence en önemlisi ilk şart: İktidarı kaybeden geleneksel Türk muktedirlerin Arap, Kürt ve Arnavutların desteğiyle girişebileceği karşı devrim hareketinin hızla ezilmesi. Nitekim 1909 yılındaki 31 Mart vakası muhtemelen bu tür bir hareket olarak yorumlanabilecektir. Yine bu bölümde Türklerin başını çektiği bir Balkan Birliği projesinden de söz ediliyor. II. Abdülhamit’in de ilgi gösterdiği ama düşünceden öteye geçmeyen bu proje devrimi takip eden yıllardaki gelişmelerle zaten imkânsız hale gelmiştir.
Kısaca, 1908 devrimi Osmanlı Devletini oluşturan tüm tebaalarda, özellikle de gayri Müslimlerde bir heyecan uyandırmış görünüyor. Bir asır sonra geriye dönüp baktığımızda kaçınılmaz bir sürecin büyük sancılarla gerçekleştiğini görebiliyoruz. Vladan Georgevitch’in yansız bir gözle aktarmaya çalıştığı farklı görüşler 1908 II. Meşrutiyet devrimine kendi içimizdeki dış unsurların bakışlarını yansıtması açısından kitabın ilginç bir eser olmasını sağlamış. Konunun uzmanlarından Aykut Kansu’nun uzun dipnotlarla ve giriş yazısıyla zenginleştirdiği kitap döneme ilgi duyanlar açısından yararlı olacaktır.
(Vladan Georgevitch, Türk Devrimi ve İstikbali , Aykut Kansu’nun Sunuşuyla, çev. Hulki Demirel, İletişim, 2005)

Yeni yorum gönder