Gamzedeyim Deva Bulmam'dan çok daha önceleri...
Sıcak bir yaz günüydü. Onunla karşılaştığımda sanki daha önceden ortak bir zamanı paylaştığım bir hissine kapılmıştım. Yanılmamışım: aslında hayatımın bir döneminde onunla aynı çatı altında bulunmuş ve birbirimizin farkına varamamıştık. Nedenini bilmediğim bir yaklaşıp konuşma isteği sonucunda hatırladık o günleri... İki yabancıydık ama aslında yıllardır berabermiş gibiydik. Son otuz yılın en sıcak yaz günlerinden birinde sohbetimiz koyulaşırken, bir ferahlık duygusu hissetmeye başlamıştım.
Sanki çöl ortasında, susuzluktan artık aklınızın size oyunlar oynamaya başladığında gördüğünüz bir serap gibiydi... Ben tam bunları düşünürken adının Serap olduğunu söyleyiverdi bir anda. O an kendimi dipsiz bir kuyuya düşermiş gibi hissediverdim. Çevredeki herşeyin rengini kaybettiği, seslerin yok olduğu, günlük angaryaların silinip gittiği, görüntülerin flulaşıp yok olduğu, giderek ağırlaşan karanlığın içinde sadece "Serap" sesinin yankılandığı ve karşımda iri, masum ve derin bakan bir çift gözün kaldığı bir andı bu.
Aradan uzunca bir zaman geçti. Bana o günden kalan tek hatıra: yanında kendimden geçerken burnumun direklerini sızlatan kokusuydu. Tıpkı bir demet yasemen gibi... Ben ne zaman öyesine kavurucu bir sıcak günde dışarıya çıksam, ne zaman o semtten geçsem, ne zaman plakta şarkı denk gelse, o kuyu tekrar ayaklarımın dibine geliyor. Şu anda o karşılaştığımız mekanda onun oturduğu masada acı kahvemi içerken yine onu düşünüyorum.
Hayatınızın kadını size dokunacak kadar uzakta iken, neden çekimser kalırsınız? Neden o dipsiz kuyu sizi içine çekiverir bir anda? Neden teslimiyetle dipteki o girdapta kaybolur, yukarı çıkmak için mücadele etmezsiniz? Neden çok sonraları pişmanlığın en yoğun zamanlarında bile eliniz bir telefona varmaz? Yalnızlık mıdır çekici olan, kaçan güzelliklerin acısını yaşamak mı?
Aşkın hep arabesk terimlerle örülü bir şekilde acıklı bir durum olarak resmedilmesine karşı çıkmışımdır hep. Bana göre aşk acı değil mutluluk hissettiren bir şey olmalıydı. Kısa süren bir mutluluk hastalığı gibi. Oysa en sevdiğim şair bile "Aşk ölümcül bir hülyadır" der. Bunu söylerken benim gördüğüm Serap'tan etkilenmiş midir bilemem ama ben dünya kurulduğundan bu yana aşkı tarif eden bütün şairlerin bu derece acılı portreler çizmesini şimdi daha iyi anlıyorum.
Çölde serap görenlere yanındakilerin acır gözlerle bakması gibi aşık olup da acı çekenlere de acımanızı istemem. Onların canını acıtan aşkları değil yaşadıkları pişmanlıklarıdır. Kaçan fırsatın peşinden koşmadıkları için suçludurlar. Pişmanlıklarını bertaraf edecek adımları atmadıkça hep suçlu kalacaklar.
Tebrikler, yüreğinize sağlık
Öncelikle yazınız için teşekkürler... Anlatmaya gerek yok yazılabileceğin en iyilerinden... Sanırım ben de bir suçluyum ama gerekli adımları atmak herşeyi çözer mi? Unutturur mu? O ana dönülebilir mi? Oldu diyelim insan kendine nasıl açıklar bunu? Hayat zaten bu değil miydi? Hep ince bir çizgide...
Ne denebilir ki? Kalpten gelen tüm duygun, derin hisler taşıyor. Anları yakalamışsın, bir serap görürken... Her anı da değerli kılmışsın. Bu kalp dilinde derin anlamlara gebedir. Bazen kişiye bir acı ve hüzün bazen de mutluluk şeklinde döner... Duyguları bu kadar net ifade ederken bu iki sonuca da hazırlarız kendimizi... Ben de böyle bir seçimden geçtim son zamanlarda... Ve senin yasemen kokuma hayranlığın, o kişiye duyduğum aşkın kokusudur. Hala aşk kokuyorum ama kokumu herkes duyabiliyorken bir ona ulaştıramıyorum. Ne kadar güzel değil mi duygularını gizlememek, ve ne kadar zor, yalnızlığın gibi. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır, ufak ayrıntılara bakıldığında sana olan saygım daha bir katlandı...
Bir ara yazmaktan vazgeçtiğini sandım. Hoşgeldin.
Ya pişmanlıklarını bertaraf edebileceğin tüm adımların tükenmişse, kendi ellerinle birbir tüketmişsen... Elinizde avucunuzda tek kalan sevgilinin yanınızdan geçerken bıraktığı, burun sızlatacak kadar haz veren o koku yerini hasrete bırakıveriyorsa. Üstelik sızlayan burnunuz değil yüreğiniz oluyorsa... Bütün bir ömür ya da yaşadığın kadarki süreçte birçok hadiseler yaşabiliyor insan kalbi ve duygusal zekası oyunlar oynayabiliyor insana. Unuttuğunu, geriye attığını sandığı herşeyi öyle bir an geliyorki 'Zaman' denilen yorgun savaşcı, bir bir suratına çarpıyor, işte o anda acıyla sarsılıyor insan. Kendi kendini kandırarak ne çok şey biriktirdiğini görüyor içinde ve değişim böyle başlıyor olsa gerek. Bir düşünür ne de doğru söylemiş 'Her değişim bir birikimin sonucudur' diye. Kaçan fırsatın peşinden koşsan ne fayda? Geçmişin acıları sırtında bu kadar yükken adımların ne kadar büyük olursa olsun ona yetişebilme ihtimalin ne olabilirki? Hayat ve çekilen acılar denildiği gibi olgunlaştırıyorsa insanı bu olgun ve yorgun kalbim kaçan fırsatımın ardından gözyaşı dökerken de sevmeye devam edebilecektir. Kalbime kalan tek miras: Aşkın gerçektende ölümcül bir hülya olduğunu kabul etme tecrübesidir.
Yeni yorum gönder