Gene bir cenaze evi ziyareti. Hiç beceremem böyle şeyleri, başınız sağ olsun derim, sonra sanki cümlem havada kalmış gibi bir şeyler daha eklemek zorunda hissederim kendimi. Söylemeye çalıştığım her yeni cümle hep başkalarından duyduğum klişeler olduğu için, her şey birbirine girer sonunda saçma sapan laf kalabalığı haline gelir. Oysa kendi cümlelerim olsa söyleyeceklerim daha kolay daha gerçek olur ama yakışık almaz. Gitmem lazım, apartman komşum, bir tepsi börekte yaptım. Aslında pek bir görüşmüşlüğümüz yok, günaydın, iyi akşamlar oda eğer karşılaşırsak.
Yaklaşık beş yıldır oturuyorum burada ama öyle pek girişken değilim bir tek Ayşegül’le biraz görüşüyorum, bu da onun girişkenliğinden. Aynı kattayız, benim karşı kapım, ne zaman güzel bir şeyler yapsa getirir, eh ben güzel bir şeyler pişiremem aslında ama hasbelkader koyarım içine yaptıklarımdan. Yerler mi, yemezler mi bilmem, umursamamda. Adet işte böyle görmüşüz, tabak boş geri gitmez.
Neyse, bende Ayşegül’den duydum detayları. Onun her şeyden haberi olur. Ne zaman karşılaşsak, ayaküstü bir özet geçer, apartmanda olan biten hakkında. Dişçi karı kocanın boşandığını, adamın evde kaldığını, kadının gittiğini –ki bu durumda bir bit yeniği var Ayşegül’e göre-, üçüncü kattaki oğlanın yaramazlıklarını, kapıcının son marifetlerini, yeni taşınan çocuğun bekar bir doktor olduğunu…Hep ondan duydum, yani her şeyi bilir Ayşegül. Ölen, benim alt komşum, trafik kazası geçirmiş, iş seyahatinden dönüyormuş, yazık adam hemen ölmüş. Ben işte olduğum için duymamışım –hoş evde olsam da duymam ya- kadının feryatlarından yedi mahalle ayağa kalkmış. Ayşegül hemen aşağıya koşmuş, hem de terliklerle, kadın perişanmış, oğlan okuldaymış Allahtan da anasını öyle görmemiş. Ahmetcan okuldan gelince Ayşegül kendi evine çıkartmış, kızlarla beraber oynamış yavrucak, akşama kadar. ‘Birlikte ineriz aşağıya’ dedi Ayşegül, birazdan çalar kapıyı, önce beni sonrada evin içini bir gözden geçirir, komşulara benim hakkımda anlatacak yeni bir şey var mı yok mu diye bir yoklamış olur.
Kocası ölmüş bir kadın, babası ölmüş bir çocuk. Hayat işte, Ahmetcan ilkokulda, esmer, siyah gözlü bir oğlan, ne zaman karşılaşsak, ezberletilmiş gibi saate uygun; günaydın, iyi akşamlar, iyi geceler der. Elim kolum doluysa yardım etmeye çalışır, selam söyle dersem baş üstüne diye cevap verir. Hani eskilerin deyimiyle iyi terbiye görmüş, efendi bir çocuk. İlkokul yıllarımda benim için komşular ne diyorlardı acaba? Hep oyun oynadığım geliyor aklıma, kapının önünde, okulun bahçesinde; yakalamaca, kaydırak, yakar top, tüf tüf, birde Mutlu… İlkokul üçteyken bizim sınıfa gelmişti, öğretmen yeni bir arkadaşınız var demiş ve bize Mutlu’yu tanıtmıştı. Mutlu tahtanın önünde duruyordu, sergide gibi, en az otuz beş kişi – yetmiş göz eder- hepimiz ona bakıyorduk. Zayıf, sarışın, mavi gözlü bir oğlandı. Derli topluydu, beyaz yakası kolalıydı. Öğretmen onu benim arkamdaki sıraya oturttu. Ben uzun boyluydum o yüzden arkalarda oturuyordum, galiba Mutlu’dan da uzundum. Oğlanlar kızlarla, kızlar da oğlanlarla oynamaz, birbirimize sinir olur ve hep birbirimizi kızdırırdık. Gruplar halinde gezer, gruplar halinde oynardık. Arada sırada itiş kakış olur, saçlar çekilir, öğretmenlere şikayetler edilirdi. Ben kitaplık koluydum, içinde doğru dürüst kitap olmayan bir kitaplığın sorumlusu. Kitap alanların kayıtlarını tutar, kitapları geri getirmeyenleri öğretmene şikayet ederdim. Öğretmen Mutlu’yu da kitaplık kolu yaptı ve ikimiz beraber beklemeye başladık kitaplığı, o zaman öğrendim; aynı mahallede oturduğumuzu, kitap okumayı sevdiğini, babasının banka müdürü olduğunu, kızlar ve oğlanlar tarafından dışlanmamak için tenefüslerde birbirimizin yanına hiç yanaşmamamız gerektiğini… Aynı mahallede oturduğumuz için beraber yürümeye başladık; okuldan eve, evden okula kadar. Onların evi bizim sokaktan önceydi ama Mutlu beni apartmanın önüne kadar getirir, sokağa çıkıp çıkmayacağımı sorar, çıkacaksam o da çıkar, çıkmazsam evde otururdu. Arada sırada bize gelir, annem bize kurabiyenin yanında mevsime uygun meyve suyu sıkardı. Bende onlara giderdim, onun annesi de ikramda bulunurdu. Mutlu’lara gideceğim zaman güzel ve temiz giyinir, annesine hep teşekkür ederdim. Ve bu böyle iki yıl devam etti. Sınıfta düşman, mahallede arkadaştık.
Beşinci sınıfa gelmiştik, artık ilkokul bitiyordu. Bir gün Mutlu okula gelmedi. Eve gittim, annem yoktu, anneanneme annemi sordum; ‘gelir birazdan’ dedi. Ben hemen sokağa çıktım, Mutlu mahallede de yoktu. Akşama doğru annem geldi, -elinde boş tepsiler vardı- ‘çok geç kalma’ dedi eve girerken, ağlamış gibiydi. Akşam yemeğinde babama anlatırken duydum,Mutlu'lara gitmiş başsağlığı ziyaretine; Mutlu’nun babası ölmüş... Demek Mutlu bu yüzden okula gelmemişti. ‘Ne zaman okula gelir?’ diye sordum, annem ‘birkaç gün sonra’ dedi. Gerçektende birkaç gün sonra geldi Mutlu, öğretmen ona farklı davranıyordu, aslında bütün sınıf ona farklı davranıyorduk. Ben tenefüslerde yanına gidiyordum, hatta 23 Nisan’da bayrağı ona taşıttırmışlardı da sınıfta kimse bir şey dememişti, çünkü onun babası ölmüştü. Mutlu artık bize gelmiyor, sokağa da çok çıkmıyordu, sadece okulda ve okul yolunda görüşebiliyorduk. Bir gün eve dönerken; ‘biz İstanbul’a taşınıyormuşuz’ dedi, annesi ‘burada kalmamızın anlamı yok’ diyormuş.
Eve geldim, Mutlu sokağa çıkmıyor, bize gelmiyordu evet ama şimdi de İstanbul’a gidiyordu, çünkü onun babası ölmüştü... Birden bire ağlamaya başladım. Anneannem, anneme ‘neden ağlıyor?’ diye sordu; annem kim bilir çocuk işte, der gibi bir hareket yaptı. Ben hüngür hüngür ağladım. Sonunda sustum ama kimse neden ağladığımı anlamadı.
İşte ne zaman babası ölmüş bir çocuk görsem, bir yerlerde, annesinin çocuk işte ağlar ağlar sonrada susar diye düşündüğü, babası ölmemiş, ama babası ölmüş bir çocuğu seven, diğer çocuğu düşünürüm… Ve asıl ziyaret etmem gerekenin o olduğunu…
Ama adet işte; biz hep cenaze evini ziyaret eder, onları teselli ederiz…
Sevgili Didem Hanım, Dolmakalem'de yazar olarak ilk yazınız hayırlı olsun. Öykülerinizle Dolmakalem'e farklı bir renk katıyorsunuz. Nice yazılara. Aramıza tekrar hoşgeldiniz...
Bi ağlatman eksikti! Aferin
Evet aynen Manhem gibi yazar olarak ilk yazını kutluyorum. Çok klişe olacak ama başarılı bir yazı hayatı diliyorum sana. Bu güzel sabaha senin bu güzel öykünle başlamak, çok da basit değil, düşünmek lazım bazı şeyleri demek bizlere, bir de benim için diğer unsurlarla da birleşince çok anlamlı ve keyifli oluyor... Sevgiler
Süper. Bana göre farklı bakış tadlarıyla yazılarında hem koşuyor hem de farklı bakmayı öğreniyoruz...
Canım Arkadaşım... Hep hayatın içinden, hep hayata dair yazıyorsun. Ve ben içim burkularak okuyorum. İçim burkuluyor çünkü sen hep kalbime dokunuyorsun. Seninle grur duyuyorum. Yolun açık olsun....
Yine hayatın tam içinden, yine çok gerçek, yine çok bizden yani... Her yazını zevkle okuyorum, bayılıyorum... Tebrikler.
Dolmakalem iyi iş çıkarmış... Çok yerinde bir transfer. Sen de yine çok güzel işlemişsin konuyu kutlarım ve hayırlı olmasını dilerim. İlkokul günlerini komşu olayının önüne almamakla da iyi etmişsin. Daha fazla duygulanmanın sabah sabah kimseye bi faydası yok... Daha çook duygu yoğunluğu yaşatacaksın sen bize,umarım bu transfer bizim için de hayırlı olur...
Bana bu siteyi kuzenim tavsiye etti, açtım ilk defa bu yazıyı okudum. Okudum yazı bitti, ama ben son satıra takılı olarak dakikalarca ekrana baktım ve düşündüm... Çok şeyi yanlış yapıyoruz aslında, ve hep aynı son: böyle birşey duyunca ve okuyunca yapılan hep aynı, değişen birşeyse yok! Önce benim gibi durulur uzunca bir süre düşünülür ve sonra derin bi iç çekilir ve tekrar rutin hayata dönülür... Çok güzel bi yazıydı. Umarım ders olur umursamaz yüreklerimize...
Okurken ilk önce kendi ilkokul günlerimi hatırladım. Konunun özünden
kaçarak. Okumayı çok sevdiğim için daha ilkokul birinci sınıfta
kitaplığını hiç görmediğim kitaplık kolunu nasıl seçtiğimi, sınıfta o çok sevdiğim erkek arkadaşımı düşündüm. Sonra tekrar hikayenin özüne
döndürdün beni ve son iki paragrafla gözlerime yaşlar hucum etti. O
unutulan çocuklar… Çok derin bir dokunuş, tebrikler arkadaşım.
Yeni yorum gönder